Posts filed under 'Sinema'

hush kapan filmini tükçe dublaj full hd izleyin

kapan hush filmini online full bedava ücretsiz hd kalitesinde izleyin, kapan filmi
kapan film izle kapan fragman fermat’s room trappedkapan hush film kapan indir kapan hush izle
Başrollerde:William Ash ,Christine Bottomley ,Andreas Wisniewski ,Claire Keelan ,Stuart McQuarrie ,Robbie Gee.
Senaryosu ve kurgusuyla kaliteli bir film öncelikle bunun altını çizelim. Kaza geçiren bir çifte yardım edecek kimse olmaması anlatılıyor filmde. Zakes’ın yaşadığı maceralara ağırlık veriliyor bu Kapan filmi serisinde. Gerilim sahneleri hiç bitmiyor filmde adeta kedi fare oyunu oynanıyor. Filmin başında ilişkileri zayıflamış bir çiftin yaşayacakları bu olay bakalım ilişkilerini ne yönde etkliyecek.
Yapım:2009 ABD, İngiltere
Tür:Aksiyon, Gerilim, Korku
Yönetmen ve Senaryo:Mark Tonderai
Süre:1 saat 31 dakika.
Vizyon Tarihi:10 Temmuz 2009

Add comment Şubat 5th, 2010

YENİ PEYGAMBER SİYAH MI OLACAK?

Denzel Washington’ı başrole taşıyan “Tanrının Kitabı”, “Yedi Yaşam” ile gördüğümüz ‘Obama sonrası inecek siyah peygamber’ fikrinin yeni bir ürünü. Kıyamet sonrası bilimkurgu alt türünde ‘görsel olarak başarılı’ bir örnek verse de, dini ve politik anlamda tehlikeli dramatik yapısına saplanıp kalıyor.

Amerikan sinemasına ‘akıl sır erdirmek’ çok da zor bir iş olmuyor artık. Öyle ki stüdyo sistemi; belli dini, politik ve sosyolojik inanışlar çerçevesinde şekilleniyor. Bunu da tahmin etmek, yıllar geçtikçe daha da basitleşiyor. Öyle ki Bush yönetimindeyken; onu taşlayan politik hicivler, Post-Vietnam dönemine benzer psikolojiye uygun politik-gerilimler, 11 Eylül sonrası Irak ve Afganistan odaklı savaş dramaları ve politik-dramalar üremesi normal idi. Çünkü Bush dönemiyle ile ilgili pozitif veya negatif görüş belirtme ihtiyacı hissediliyordu ister istemez.

Ortadoğu tehdidinin üzerine yerleştirilen bilimkurgulardan biri

Aslında bunların bir kolu da bilimkurgu için açılmıştı. Öyle ki ‘dışarıdan gelen tehdit’ meselesi soğuk savaş döneminde “Dünyalar Savaşı” (“The War of the Worlds”), “Dünyanın Durduğu Gün” (“The Day The Earth Stood Still”), “Ceset Yiyicilerin İstilası” (“Invasion of Bodsy Snatchers”), “Dünyadaki Son Adam” (“The Last Man On Earth”) gibi filmlerle yükselişe geçmişti. 2000’lerde ise “Dünyalar Savaşı”, “İstila” (“The Invasion”), “Dünyanın Durduğu Gün” ve “Ben Efsaneyim” (“I Am Legend”) gibi bu yapıtların yeniden çevrimleriyle karşımıza çıktı. Bu da çok anormal bir durum değildi. Zira o zamanlar Rusların yerine konan uzaylılar, bugünlerde Ortadoğuluların alegorik bir temsilini sunuyorlar.

“Tanrının Kitabı” (“The Book of Eli”) da bu durumun bir türevi olarak görülebilir aslında. Yani ‘11 Eylül Sonrası çekilen bilimkurgular’ eğilimine dahil oluyor. Ancak şu ana kadar üretilen filmlerden daha farklı bir alt türü benimsiyor. En yakın durduğu ise vampir filmi-zombi filmi kırması olan ama uzun bir süre ‘kıyamet sonrası bilimkurgu alt türü’ne dahil olduğunu düşündüğümüz “Ben Efsaneyim” aslında. Dini açıdan baktığımızda iki filmin de açılımları aynı. Dünyada yalnız kalan ve kahramanlaştırılan iki siyahi adamın; hayat ve gelecek için verdikleri mücadeleyi öne çıkarıyorlar.

Her ikisi de Francis Lawrence ve Hughes Kardeşler gibi ‘eski öyküler’den ‘çizgi roman estetiği’ ile postmodern filmler çıkarma geleneğini benimseyen yönetmenlerin ürünüler. Ancak burada bir noktada ayrılıyorlar. Öyle ki “Ben Efsaneyim”, bunu iki sene önce uygulamışken, Hughes Kardeşler geride kalmış oluyor ister istemez. Bir diğer açıdan bakınca ise “Ben Efsaneyim”, Will Smith’in yalnızlığını görselleştirirken daha sessiz ve Hollywood’da cesaret isteyen planlar üzerine kuruyor yapısını. Filmdeki renk skalası ise doğal renklerden besleniyor.

Kıyametten sonra inecek olan siyah peygamber

Buradaysa Denzel Washington’ın Eli karakteri, mistik bir coğrafyanın içinde ayakta durmaya çalışıyor. Alt açı ve üst açı gibi bu gri dünyaya ‘tanrıbilimsel’ ve ‘dini’ okumalar getirebilecek kullanımlarla tanımlanıyor. Ancak iki karakterin en önemli farkı, Smith’inkinin sıradan bir bilim adamı; Washington’ınkinin ise ölümsüz gözüken ve kolayca ölümden kaçabilen bir süper kahraman edasında dolaşması aslında. Öyle ki Washington’ın Eli tiplemesi, filmin daha ilk yarım saatinde anladığımız gibi ‘kıyametten sonraki siyah peygamber’.

Bu ayrımlar da zaten filmlerin gayelerini açık ediyor. “Ben Efsaneyim”in aslında ‘siyah bir kahraman’ın izini sürmesi ya da ‘hayatı kurtaran siyah olacak artık!’ söylemini benimsemesi ile “Tanrının Kitabı”nın bağıra bağıra telafuz ettiği ‘yeni peygamberimiz siyah olacak!’ görüşü arasında derin farklılıklar var. Bu sebeple de Lawrence’ın alt türsel yaklaşımının yerine Hughes Kardeşler’in dini okumalara değer verişi geçiyor. Tabii “Cehennemden Gelen” (“From Hell”) ile bağrımıza bastığımız biraderlerin, orada da bu eğilimi ‘kenarından köşesinden’ estirdikleri ama çektikleri sanat eserine tesir ettirtmedikleri söylenebilir.

Filmin Eli karakterinin, Arapların giymesine alışık olduğumu siyah-beyaz şalıyla dolaşırken açılması da gördüğümüz coğrafyanın Ortadoğu’yu anlatması olarak özetlenebilir. Yani izlediğimiz bir alegoriden (temsil) ibaret de olabilir. Bu da ister istemez ‘dünyayı siyah peygamber elden geçirecek!’, ‘dini de Araplar aşılıyor zaten!’ gibi söylemlere gitmemizi sağlıyor elbette!

Sinemadaki türlerin tarihinde geri kalmış bir konuma sahip

Eleştirinin bir başka ayağı olan ‘türsel eleştiri’ye geçince ise “Tanrının Kitabı”nın, yanlış ideolojilerin ürünü olmanın yanında eski koktuğunu da görebiliyoruz. Öyle ki kıyamet sonrası bilimkurgu alt türünün iskeletinin “Maymunlar Cehennemi” (“Planet of the Apes”) ile sinemaya girdikten sonra; “New York’tan Kaçış” (“Escape from New York”) ve “Mad Max” serisi ile aksiyonla iç içe geçtiğine tanık olabiliyoruz.

“Tanrının Kitabı” da bu iki filmin yaptıklarını bir gıdım ileri götürmüyor. Öyle ki bu alt tür, bu üç filmle anılıyor aslında. “Akira” ve “Rüzgarlı Vadi” gibi kilit anime; “Son Dövüş” (“Le Dernier Combat”) ve “Şarküteri” (“Delicatessen”) gibi ise kilit Avrupa sineması örnekleri vermesine karşın…

“Tanrının Kitabı”nın Neil Marshall’ın sinemasal anlamda bir zaafı olmayan 2008 tarihli alt tür denemesi “Doomsday”in geri kalmış halinden bir farkı yok anlayacağınız. İşin ilginci iki filmin de portresinin içinde Malcolm McDowell’ın kilit bir rol oynaması. Ancak “Tanrının Kitabı”, arada ‘space western’ kurallarına giriş yaptığı düello sahnesi ile aksiyon dokusunu hissettirdiği evdeki uzun planlarla donatılmış çatışma sahnesiyle anılacak ona şüphe yok. Özellikle bu ikincisi, sinema tarihine adını altın harflerle yazılabilir. Öyle ki çatışma sahnelerinde kaydırmalı uzun planlar kullanmak ve bunu inandırıcı yapmak, her baba yiğidin harcı değil.

‘Siyah peygamber filmleri’ eğilimi başladı gibi

Tam da yeri gelmişken filmin, mistik atmosferiyle ve efektleriyle dikkat çektiğini de unutmayalım. Ancak tüm bu uyguladığı şeylerin ana sebebi aslında ‘Obama sonrası ABD portresi’yle ilgili bir şeyler söylemek istediği gerçeği… Öyle ki film, sözünü ettiğim gibi ‘politik atmosfer’in içinde bir yerlere oturma derdinde. Bu da ilginç bir şekilde “Ben Efsaneyim”de kendini hissettirdikten sonra 2009’da “Yedi Yaşam”da izlediğimiz, burada ise tamamen kendini açık eden ‘siyahi peygamber filmleri’ eğiliminin doğuşuna öncülük ediyor belli ki.

Öyle ki Washington’ın Eli adlı karakteri Hz. Musa’nın kutsal kitabında adı geçen Kral James’in yeni bir kutsal kitabını aldığını iddia ediyor. Bu, ona yukarıdan inmiş. Yani bir bakıma Hz. Muhammed ve Hz. İsa’ya da olduğunu bildiğimiz ‘vahiy gelme’ olayının gerçekleşmiş. Bu sebeple de ölümsüz olan Eli, sürekli didaktik bir şekilde kutsal cümleler kurarak, filmin daha 30’uncu dakikasında bu yarı-sürprizli motifin belli olmasını sağlıyor. Öyle ki apaçık bir söylem var burada. Kaçmak veya kıvırmak gibi bir durum söz konusu bile olamaz. Anlayacağınız “Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi” (“Passion of the Christ”) kadar açık buradaki durum.

Ancak sakat olan taraf, politik söylem. Öyle ki bu eğilim, Obama yönetime geldikten sonra artarak sürecek gibi duruyor. Bu da hem onu peygamber gibi görme, hem de peygamberleştirmeye işaret ediyor. Bu da filmin amacı olan ‘kıyamet geldi dünya yok oldu ne yapalım?’ düşüncesini rafa kaldırıp, ‘Allah halleder nasıl olsa!’ demiş oluyor. Bu durum da pragmatik, dini, muhafazakar ve tanrıbilimsel bir görüşün dramatik yapıya sinmesini sağlıyor.

Peygamber, Irak’tan doğacak!

Peygamberin daha önce söylediğim gibi Arap çöllerindeymiş gibi yapması da ‘Tanrıcılık’ın Afganistan ve Irak’tan geldiğine vurgu yapıyor. Yani bir de ırkçı alt metinleri var filmin üstüne üstlük…

Zaten bolca üst açı ve alt açı kullanılması da bize “Berlin Üzerinde Bir Gökyüzü” (“Der Himmel über Berlin”), “Northfork”, “Antichrist” ve “Stalker” gibi filmleri hatırlatıyor. Ancak bir farkla, onlar Tanrı, peygamberlik ve din karşıtı filmler. Burada ise her şeyi ‘Tanrı’ yönetiyor. Obama’yı bile o seçmiş öyle ki! ‘Yeni siyahi peygamber, yakında dünyayı ele geçirecek’ söylemi hakim. Bu durum da filmde son derece belirgin ve bağıra bağıra söyleniyor.

‘Eli’nin Kitabı’ ismini taşıyan bir filmden de başka bir şey beklenemezdi zaten. Eli’nin ve müritlerinin yeni dünyası başlayacak, insanlar reenkarne olacak ve bunun sonucunda ortaya çıkan dünya da gıpgri bir dokuya sahip olacak! Aman dikkat edin ey faniler! Böylesine iğneli sözler, ister istemez sesli sinemadaki kökten milliyetçi mesajların bağıra bağıra söylenen hallerini tasvir ediyor. “Yedi Yaşam” en azından bu ‘siyah peygamber’e muhtaçlık’ meselesini alttan alta yapıyordu melodram türünün içinde. Ancak Washington yoluyla yine siyah olan Hughes kardeşler, bağıra bağıra yapıyorlar bunu.

Bu sebeple de film, alt türsel açıdan da çizgi roman estetiğini oturtup ‘ölüm’ sahnelerini karikatürize etmesi ve atmosferiyle biraz olsun fark yaratması dışında dramatik yapısına saplanıp kalıyor. Öyle ki bu ‘siyahi devrim’in gelişini bildiren muhafazakar bir film. Gelip gelmemesine itirazımız yok, yanlış anlaşılmasın. Bunun söyleniş tarzına itirazımız var.

Künye:

Tanrının Kitabı (The Book of Eli)
Yönetmen: Hughes Kardeşler
Oyuncular: Denzel Washington, Gary Oldman, Mila Kunis, Ray Stevenson, Jennifer Beals
Süre: 118 Dk.
Yapım Yılı: 2010

Bir yeniden çevrim daha…

Frank Goode (Robert de Niro), ailesini ayakta tutabilmek için gece gündüz çalışmıştır. 60 yaşına geldiğinde ise zamanın geçip gittiğini ve çocuklarının büyüdüğünü göremediğini fark eder. Bu sebeple zamanı geri döndürüp çocuklarıyla tekrar bir araya gelme hevesine kapılan Frank, evine geri dönmeye karar verir. Ancak kısa süre içinde karısının kendisine çocukların durumlarıyla ilgili bilgi verirken, kötü haberleri atladığını ve iyi haberleri abarttığını fark eder.

Oscarlı yönetmen Guiseppe Tornatore’nin 1990’da çektiği ve başrolünde Marcello Mastroanni’nin rol aldığı “Everybody’s Fine” (“Stano Tutti Bene”), 20 sene sonra aynı isimli Amerikan yeniden çevrimiyle karşımızda. Elbette ‘ne gerek vardı?’ demekten kendimizi alamıyoruz. Öyle ki “Zor Baba” (“Meet the Parents”) iş yaptığı için Robert De Niro’nun ‘baba’lığı üzerine kurulu bir proje gibi duruyor bu!

Künye:

Herkesin Keyfi Yerinde (Everybody’s Fine)
Yönetmen: Kirk Jones
Oyuncular: Robert De Niro, Kate Beckinsale, Drew Barrymore, Sam Rockwell, Melissa Leo, Lucian Maisel
Yapım Yılı: 2009

Add comment Şubat 5th, 2010

Kenan İmirzalıoğlu yeni filmi Ejder Kapanı

Romantik komedi çekildi de ben mi oynamadım
Tamam boylu boslu ve çok karizmatik, ama kadınların Kenan İmirzalıoğlu adını duyduğu anda pelte kıvamına gelmesinin nedenini anlamıyordum. Şimdi biliyorum. Sadece büründüğü karakter gereği gözlerinin içi gülerek bakan bir adam değil Kenan İmirzalıoğlu, rol kesmiyor. Çok zarif, çok içten. Sevgilisi Zeynep Beşerler’in yerinde olmak isteyen kadınlara Habertürk’ün bir hizmeti olarak sunuyoruz: Hayallerinizin prensinin en karanlık ve en renkli yönleri burada…

- Ejder Kapanı’nda cinayet masası amirini canlandırıyorsunuz. Çekimler öncesinde cinayet masasından polislerle görüştünüz mü?

Hem İstanbul’da hem Urfa’da filmdeki olaylara benzer vakalar yaşamış polislerle konuştuk. Onların hissettiklerini, duygularını anlamaya çalıştık. Filme çok katkısı oldu bu sohbetlerin.

- Hikâyede cinayetler, tecavüzler var. Bu konularla onca zaman geçirmek psikolojinizi etkilemedi mi?

İşin tuhaf tarafı; keyifle başlamıştım ama filmin içinde pek öyle olmadım. Gelgitli bir haldeydim. Etkilenmediğimi, işimi yaptığımı düşünüyordum ama şimdi bakınca görüyorum; işimle birlikte, belki işimi yapabilmek için, ruhum karanlık bir yere gitmişti o dönem.

- Filmde intikam duygusuyla seri cinayetler işleyen bir katil var. Siz hiç öldürebileceğinizi düşündüğünüz kadar öfkelendiniz mi birine?

Bu memleket adına bir şeyler yaptığını düşünüp aslında çok büyük zararlar veren bazı insanlar var. Özellikle birilerini öldürerek… Vatan aşkı, millet aşkı uğruna bunu yapıp memlekete büyük zarar veriyorlar. Yine de onları bile öldürmek gelmiyor içimden. O insanlara çok sinirleniyorum, canım sıkılıyor ama öldürmek benim hamurumda olan bir şey değil.

ÜSTÜ KAPATILMIŞ BİR KONU

- Sizce devletin sağlayamadığı adalet, bireysel adaletle sağlanabilir mi?

Bu işin bir doğrusu var, o da hukuk devleti olması gerekliliği. Adaleti sağlaması gereken, hukuk devletinin birimleridir. Her birey kendi adaletini kendi sağlamaya kalkarsa kaos olur. Ejder Kapanı “Ne kadar haktan yanayız, ne kadar adaletli davranıyoruz”u sorgulatıyor. Filmde hukuk devleti kazanıyor.

- Filmin gösterime girmesi Ağca’nın tahliyesine denk düştü. Tam da adaletin sorgulandığı bu dönemde, filmi izleyenler adaletin ne kadar doğru sağlandığını daha mı çok düşünecekler?

Öyle baktığınız zaman, memlekette o kadar çok olay var ki! Hangisiyle örtüştürsek ötekiler açık kalır. O yüzden bu konulara hiç girmeden, filmin kendi içindeki kurbanlarını düşünmeli. Çünkü pedofili Türkiye’de çok üstü kapatılmış bir olgu. Konuşulmaması, olmuyor demek değil. Dillendirilmiyor. Bunun nedenlerinin gündeme gelmesi gerek. Medeni ülkelerde çözümleme
tek merkezden yapılıyor. Önce karakola sonra savcıya ifade verip, ardından mahkemede anlatmıyor… Tek bir birimden çözümleniyor. Umarım filmle ilgili tartışmalardan sonra ülkemizde de böyle sağlıklı çözümlerin getirileceği bir zemin oluşur.

- Sizi hep ‘ağır abi’ rollerinde mi göreceğiz?

Bir iş gelince “Bu komedi, oynamayayım” demiyorum ki. Projeye bakıyorum; senaryo güzel mi, derdini anlatabiliyor mu, bunun içinde benim rolüm nasıl? Esas olan bu. Çok güzel romantik komediler yazıldı, bana teklif edildi de ben mi oynamadım? “Sizi şu filmde görseydik çok hoş olabilirdi” diyebileceğiniz bir rol var mı?

- Mesela Notting Hill’de görmek isterdim sizi.

Emin ol, ben de isterdim. Emin ol. Ama Notting Hill burada çekilmedi.

- Günlük hayatınıza da yansıyordur rolleriniz, o sert imaj sizi kısıtlamıyor mu?

İmajın ve duruşun bir kısıtlaması vardır ama ben o imajdan çok da farklı değilim. En değerli imajın samimiyet olduğunu düşünüyorum. Neysem oyum; iyi ve kötü taraflarımla…

- Hep tertemiz tıraşlısınız ve koyu renk giysiler giyiyorsunuz. Canlı renkler delikanlıyı bozar mı?

Delikanlıyı hiçbir şey bozmaz. Benim için kıstas delikanlı olmak değil; insan olmak, adam olmak.

- Çekimler sırasında bıyığa alışmak zor olmadı mı?

Yandım Ali’den bıyık tecrübem vardı, o yüzden yabancılık çekmedim. Hatta zaman zaman bıyığı seviyorum. İfademi iyice sertleştireceğini düşünüyordum ama bununla beraber zaman zaman sempati bile katıyor.

- Filmde Berrak Tüzünataç’la öpüştüğünüz sahne bıyıklar yüzünden İbrahim Tatlıses havası yaratıyor…

Filmdeki karakterim Urfalı, bir benzerlik kurduysanız ne mutlu bana! İbrahim Tatlıses de Urfalı. Demek ki karakterimi iyi canlandırmışım.

Ömer’in vicdanı bana daha yakın

- Ezel’in kanal değiştirmesi izleyiciyi etkilemeyecek mi?

Çok etkileyeceğini düşünmüyorum çünkü izleyici dizideki hikayeyi takip ediyor. Hikâye değişmediği sürece kanal değişikliği sorun değil.

- Siz izleyici olsanız, Ömer’i mi Ezel’i mi daha çok seversiniz?

Zor soru. Ömer’i seviyorum. Ömer’in insani tarafını; vicdanını, kötülüğün karşısında hâlâ “İyi ne yapabilirim” demesini, intikam alırken bile “Bunlar benim eski arkadaşlarımdı” diye düşünmesini kendime daha yakın buluyorum. Ama Ezel olmasa Ömer ya ölmüştü ya da hapisteydi.

- Hayatta kalabilmemiz için hepimizin içinde biraz Ezel mi olmalı?

Dünya öyle bir hale geldi ki düşünmek gerekiyor. Kalbimizi iyi ve temiz tutmalıyız ama kalbimizin kirlenmemesi için akıllı ve uyanık da olmak gerekiyor. Çünkü Ömer kadar saf olursan birileri sana çok büyük
kazık atabiliyor. Sevgi dolu bir kalpken, intikam dolu biri olabiliyorsun.

-Ramiz Dayı’nın sözleri çok konuşuluyor. Sizin en sevdiğiniz sözü hangisi?

Ramiz Dayı’nın sevilecek çok sözü var. “Şunu bil ki, sen sen değilsin” çok düşündürücü. İnsanların çoğu zaman kendilerini pek tanımadıklarını, kendi gerçekleriyle gerçekten yüzleşmediklerini düşünüyorum. Şehir hayatı bize birtakım kalıplar veriyor, onların içine giriyoruz. O kalıpların içinde ne kadar kendimiziz, ne kadar özgünüz.

Kapıda rahat bıraksalar yine Mojo’ya giderim

- Sıkı bir rock dinleyicisiymişsiniz…

Doğru. Lisede rock dinlerdim, üniversitede metal müziğe kaydım. Sıkı bir Metallica hayranıydım. Iron Maiden, Sepultura, White Snake, Rush, Dream Theater severdim. Böyle sıkı metal dinlediğim bir dönemim oldu. Deep Purple gibi benim için nostaljik grupların long play’lerini alıyorum artık. Şimdi yaş kemale ermeye başlayınca cazı tercih eder oldum.

- Eskiden daha çok Mojo’ya, Hayal Kahvesi’ne giderdiniz. Hayat tarzınız değiştiği için mi artık Nişantaşı taraflarına gidiyorsunuz?

Mojo’nun önünü rahat bıraksalar yine oraya gitmeyi tercih ederim. Benim 98- 99’dan beri gittiğim bir yerdi. O zamanlar insanlar Kuruçeşme sahilindeki yerlere giderdi. Biz de Taksim’de rahat rahat müziğimizi dinleyip, evimize dönerdik. Fakat şimdi öyle hale geldi ki, Mojo’nun kapısının Reina’nın kapısından farkı kalmadı. Rocker bir mekandan çıkınca, popülersiniz diye bir anda flaşların patlaması, kamera ışıklarının gözünüze tutulması, sorular sorulması çok konforlu değil. Rahat alanı bulmak için bir yere gidiyorsun, sonra gecenin üçünde kameraya konuşmak işe geri dönmek
gibi oluyor. O özgürlüğü bulamadığım için gitmiyorum artık oralara.

EJDER KAPANI

Bu filmi mutlaka izleyin. Dexter dizisini ya da Quantin Tarantino filmlerini seviyorsanız çok beğeneceksiniz. Oyunculuklar, beklentinizden bile iyi. Ama Ejder Kapanı’na giderken kahve içmeyin, çok tuzlu mısır yemeyin. Zaten yeterince kalp çarpıntısı yaptırıyor film. Sert sahnelerden yorulduğunuzda nefes almak için Berrak Tüzünataç’ın belinin inceliğine, gözlerinin rengine dalabilir; Kenan İmirzalıoğlu’nun gerçek hayatta bıyık bırakmamasına şükredebilirsiniz. Ama emin olun kafanızı uzun süre böyle şeylerle oyalayamayacaksınız çünkü tempo bir saniye bile düşmüyor. Film
bittiğinde bir an önce temiz havaya çıkmak isteyeceksiniz.

Add comment Ocak 23rd, 2010

Karayip Korsanları 4 2011 de

KARAYİP Korsanları 4” filminin çekimlerinin bu yaz ABD’nin Hawaii Eyaleti’nde başlayacağı ve filmin 2011 yılında gösterime gireceği açıklandı. Hawaii Valisi Linda Lingle, Karayip Korsanları film serisinin 4’üncüsü olan “Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides”ın çekimlerinin önümüzdeki yaz Oahu ve Kauai Adaları’nda gerçekleştirileceğini belirtti. Filmin yapımcısı Jerry Bruckheimer, serinin yeni filmini Hawaii’de çekmekten oldukça memnun
olduklarını söyledi. Vali Lingle, çekimlerle bölge turizmine katkıda bulunulduğunu açıkladı.

Add comment Ocak 22nd, 2010

‘ÖRÜMCEK ADAM 4′TE ÖRÜMCEK ADAM YOK

Süper kahramanı canlandıran Tobey Maguire ve yönetmenliği üstlenen Sam Raimi dördüncü filmde yer almayacaklar.

‘Örümcek Adam’ın yapımcıları Columbia Pictures ve Marvel Studios, filmin vizyona giriş tarihinin 2012 yazına ertelendiğini ve bundan önceki 3 filmde yer alan yönetmen Sam Raimi ve süper kahramanı canlandıran Tobey Maguire’nin yer almayacağı açıklandı.

Yapımcılarla Sam Raimi’nin, gündüzleri insan geceleri örümcek adam olan Peter Parker’ın maceralarının senaryosu üzerinde anlaşmaya varamadığı ve stüdyonun sonuç olarak James Vanderbilt’in senaryosunu Raimi’ninkine tercih ettiği belirtildi.

Columbia Stüdyosundan Amy Pascal, ”10 yıl önce bu yolculuğa Sam Raimi ve Tobey Maguire ile çıktık ve birlikte türünün yeni bir modelini belirleyen 3 ‘Örümcek Adam’ filmi yaptık. Başladığımızda bu kadar büyük bir başarıyı hayal bile etmemiştik” diye konuştu.

Sam Raimi de yazılı bir açıklamada bulunarak, ”Örümcek Adam’da çalışmak bir yaşam tecrübesiydi” ifadesini kullandı.

İlk 3 ‘Örümcek Adam’ dünya genelinde 2,5 milyar dolar hasılat elde etmişti.

Add comment Ocak 13th, 2010

Türkler Çıldırmış Olmalı

Filmin Konusu
Teknesiyle dünya turuna çıkan Türkiye’nin en zengin ve ünlü Türk işadamını kaçıran Somalili korsanlara karşı Türkiye’den gönderilen özel ekibin maceraları.

En dikkat çekici özelliği Türkiye’nin ilk “yerli” filmi olan Türkler Çıldırmış Olmalı filminin çekim mekânları Türkiye, Los Angeles ve Güney Afrika.
Yönetmen Murat Aslan
Senaryo Murat Aslan
Oyuncular Peker Açıkalın, Önder Açıkbaş, Durul Bazan, Timur Acar, Ruhi Sarı
Filmin Türü Komedi, Macera
Orijinal Adı Türkler Çıldırmış Olmalı
Yapımcı Firma Avşar Film
Yapım Yılı 2009
Yapım Ülkesi Türkiye
Orijinal Dili Türkçe
Filmin Süresi 0 dakika
Resmi Sitesi http://www.turklercildirmisolm..
Dağıtıcı Firma UIP Filimcilik
Vizyon Tarihi 27.11.2009
Seanslar
.
İstanbul Anadolu
Vizyon (216) 389 06 16 1100 – 1300 – 1500 – 1700 – 1900 – 2100
.
İstanbul Avrupa
Sinema Merkezi (212) 436 08 08 1130 – 1730 – 2130
.
Kırklareli
Cineplaza (288) 214 82 88 1215 – 1430 – 1645 – 1915 – 2130
.
Tekirdağ
Cineplaza Çerkezköy (282) 717 90 09 1200 – 1430 – 1645 – 1915 – 2115

Add comment Ocak 10th, 2010

Previous Posts


ücretsiz güvenli sohbet, sohbet odalari gider

Takvim

Mart 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

En son Konular

Kategoriler

Alexa System